BAŞKALARININ YUVALARI İÇİN KENDİ YUVALARINDAN AYRI KALANLARIN HİKAYESİDİR...

Опубликовано: 25 Май 2026
на канале: STONE HOUSE
5
1

“Tahta Bavulla Başlayan Bir Ömür: Gurbetçi Ustanın Hikâyesi”

İç Anadolu’nun taşlı, kıraç topraklarından çıkıp gurbete gitmek… Kimi zaman ekmeğin peşinde, kimi zaman da bir gelecek hayaliyle. İşte bu hikâye, elinde tahta bavuluyla yola çıkan, ömrünü inşaatlarda demir tozuna, çimento harcına, kereste kokusuna adayan bir usta ile başlıyor.

Çocukluk ve İlk Yolculuk

Ali Usta, Yozgat’ın küçük bir köyünde doğmuştu. Çocukluğu yoksullukla geçmiş, ayağına giyecek ayakkabı bulmakta bile zorlanmıştı. Babası çiftçilikle uğraşsa da tarladan çıkan mahsul ne karnı doyurmuş, ne de evin ihtiyaçlarını karşılamıştı. On dört yaşında, köyünden ilk defa uzaklaştı.

Bir sabah, annesinin gözyaşları arasında, tahta bavulunu alıp köy meydanından geçen eski otobüse bindi. Yolculuğu, İstanbul’un kalabalık inşaat şantiyelerine doğruydu. O gün farkında değildi ama hayatının bundan sonrası tozlu yollar, demir direkler ve gökdelenlerin gölgeleri arasında geçecekti.

İlk Şantiye: Umutla Korkunun Karışımı

Ali Usta’nın ilk işi bir apartman inşaatında oldu. Daha çocuk denecek yaşta, eline verilen mala ile harç taşırken, demir ustalarının bağırışlarını, kalıpçıların çekiç seslerini dinledi. İnşaat, adeta bir okul gibiydi. Her ustanın farklı bir dersi, her işin ayrı bir tecrübesi vardı.

Ama işin zorluğu da bir o kadar büyüktü. Sabahın dördünde kalkıp şantiye yoluna düşmek, yağmurda çamurda, kışın ayazında ya da yazın kavurucu sıcağında çalışmak hiç kolay değildi. Çoğu gün öğle yemeği sadece kuru ekmekle soğuk ayrandı. Yine de o sofralarda paylaşılan lokmalar, ustaların arasında bir kardeşlik bağı oluşturuyordu.

Gurbetin Yalnızlığı

Yıllar geçtikçe Ali Usta ustalaştı. Duvar örmeyi, kalıp çakmayı, çatı yapmayı öğrendi. Hatta zamanla başkalarına iş öğreten bir konuma geldi. Ama gurbetin yükü ağırdı.

Köyde geride bıraktığı annesini, kardeşlerini, genç yaşta evlendiği eşini ve çocuklarını özledikçe geceleri uyuyamazdı. Biriktirdiği üç beş kuruşu, her ay köyüne gönderirdi. Kendisi çoğu zaman yatakhane köşesinde, eski battaniyeler içinde uyurdu.

Bir gün kalfalardan biri ona şöyle demişti:
“Ali, gurbet ekmek verir ama yüreğini kemirir. Bunu bilerek çalışacağız.”

Bu söz, onun hafızasına kazındı. Çünkü gerçekten de öyleydi.

Bir Anı: Hayatla Ölüm Arasında

Yıllar sonra, Ali Usta bir gökdelen inşaatında çalışıyordu. Yüksekte çalışmak cesaret isterdi. Bir gün iskeledeyken ayağı kaydı. Bir an, bütün hayatı gözlerinin önünden geçti. Düşeceğini sandı ama yanında çalışan arkadaşı kolundan yakalayıp kurtardı.

O gün, akşam paydosunda elleri titreyerek evden getirdiği kuru ekmeği yerken şunu düşündü:
“Bizim işimiz, her gün ölümle arkadaş olmak. İnşaat büyür, bina yükselir ama biz çoğu zaman görünmez kalırız.”

Bu olaydan sonra güvenlik önlemlerine daha çok dikkat etti. Çalıştığı gençlere de her zaman öğüt verdi:
“Evinize ekmek götürürken canınızı riske atmayın. İşin raconu emektir, ama akılsız cesaret değil.”

İnşaatın Görünmeyen Yüzü

İnşaatta çalışmak, dışarıdan bakıldığında sadece duvar örmek ya da beton dökmek gibi görünür. Ama aslında işin içinde çok daha fazlası vardır. Soğuk kış günlerinde çimento karışmaz, sıcak yaz günlerinde beton daha kalıba girmeden donar. Demir taşıyanın omuzları yara olur, kalıp çakanın elleri nasır bağlar.

Ustalar arasında sessiz bir kural vardır: “Şantiye kardeşliği.” Birinin elinde işi ağırsa, diğeri destek olur. Yemek azsa paylaşılır, moral bozuksa dert dinlenir. Çünkü herkes bilir ki, gurbetçi ustalar birbirine omuz vermezse bu hayat çekilmez.

Mesaj Veren Bir Hikâye

Ali Usta, ömrünün son yıllarında şunu sıkça söylerdi:
“Evler yapılır, binalar yükselir, yollar açılır. Ama hiçbir iş, insanın emeğinden daha değerli değildir. Biz ustalar, alın teriyle hem geleceği hem de başkalarının yuvasını inşa ederiz. Fakat çoğu zaman kendi evimiz yarım kalır. Bizim hikâyemiz, duvarlara işlenmiş ama kimsenin görmediği yazılardır.”