"Sizi sadece gözlerinizle değil, zihninizin derinliklerindeki en eski duyumuzla, kokuyla bir yolculuğa davet ediyorum. Patrick Süskind’in kaleminden dökülen, Paris’in dar sokaklarından Grasse’ın çiçek tarlalarına uzanan karanlık ama büyüleyici bir hikâyeyi aralayacağız.
Bu çalışma; bir katilin anatomisi değil, varlığını kanıtlamaya çalışan kokusuz bir adamın, görünmez bir dünyayı nasıl inşa ettiğinin hikâyesidir. Şimdi, kelimelerin esansına ve o meşhur on üç notanın sırrına doğru sessizce süzülelim..."
Her şeyin bir kokusu vardı; taşın, suyun, sütün ve hatta rüzgarın...
Ama onun yoktu.
Bin yedi yüz otuz sekizin en ağır kokulu pazarında, balık tezgahlarının altında doğan o çocuk,
Dünyanın tüm kokularını içine çekerken, dünyaya tek bir zerre koku bırakmıyordu.
O, Jean-Baptiste Grenouille;
Varlığı duyulmayan, gölgesi hissedilmeyen, ruhu kokuyla mühürlenmiş bir dahi.
Ya da bir canavar.
Dünya, kaotik bir koku yığınıydı Grenouille için,
Takî ustası Giuseppe Baldini’nin o eski, görkemli ve yorgun dükkânına girene dek.
Baldini, geçmişin parıltısını kaybetmiş, şişelerin arasında boğulan bir ustaydı;
Grenouille ise o şişelere can üfleyen, kuralları olmayan bir sihirbaz.
Bakır imbiklerin başında, lavantanın ve gülün ruhunu sökmeyi öğrendi ustasından.
Baldini ona "formülü" öğretti, Grenouille ise Baldini’ye "yaşamı".
Usta, her şeyi ölçüp tartarken; çırak, ruhuyla görüyordu esansı.
Camdan, metalden, topraktan koku sağılamayacağını söylediğinde ustası,
Grenouille’in içindeki o karanlık hırs uyandı:
Görünmeyeni hapsetmek, uçucu olanı mühürlemek!
O tozlu laboratuvar, sadece parfümlerin değil, bir caninin de doğduğu rahim oldu.
Baldini’nin teknikleri yetmedi ona, Grasse’ın çiçek tarlalarına uzandı yolu.
Çiçekler yetmedi ona, camın kokusunu damıtmak, bakırın ruhunu şişelemek istedi.
Ancak en büyük tutkusu, insanları dize getirecek o "mutlak güzelliği" bulmaktı.
Ve güzellik, onun için sadece bir kokuydu.
On üç genç kız, on üç saf ruh, on üç farklı nota...
Her biri, o kusursuz parfümün birer parçasıydı.
O, bir katil değil, kendi zihninde bir "sanatçı" idi;
Güzelliği öldürerek onu sonsuza dek bir şişeye hapseden bir mimar.
Mükemmel kokuya ulaştığında, dünya önünde diz çöktü.
Nefret, bir anda tapınmaya; öfke, bir anda tutkuya dönüştü.
Ama o an anladı Grenouille:
İnsanlar ona değil, üzerine sürdüğü o maskeye tapıyorlardı.
Maskesini çıkardığında yine o "kokusuz", o görünmez çocuktu.
Sevilemeyeceğini anlayan bir adamın son zaferi, kendi sonunu hazırlamaktı.
Kendi yarattığı o büyüleyici esansı üzerine boşalttığında,
İnsanlar onu o kadar çok "sevdi" ki, parça parça edip yok ettiler.
Geriye ne bir iz kaldı, ne bir koku...
Sadece, Paris sokaklarında yankılanan, duyuların o karanlık ve eşsiz senfonisi.