"Bazen en büyük kıyamet, gökyüzünde değil, yorgun bir sabahın sessizliğinde kopar. Kapılar kilitli, pencereler kapalı... Ama asıl hapis, insanın kendi aynasındaki yabancıdır. Bugün, bir sabah uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş bulan Gregor Samsa’nın, yani aslında 'faydalı' olduğu sürece sevilen, 'farklı' olduğu an terk edilen insanın o soğuk öyküsüne giriyoruz. Hazırsanız, o karanlık odanın kapısını aralayalım..."
Gregor Samsa bir sabah huzursuz düşlerinden uyandığında, kendini yatağında devasa bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. Bu bir rüya değildi; sırtındaki o sert, zırh gibi kabuk ve kontrol edemediği çok sayıdaki ince bacağıyla gerçeğin tam ortasındaydı. Fakat Gregor’un asıl korkusu bu fiziksel değişim değildi; o hâlâ işe yetişemediği için patronuna ne diyeceğini, ailesinin borçlarını nasıl ödeyeceğini düşünüyordu.
Zamanla odasındaki o kapalı kapılar, sadece birer ahşap engel olmaktan çıkıp toplumun ve en yakını olan ailesinin nefret duvarlarına dönüştü. Babasının fırlattığı elma sırtında çürürken, Gregor sadece bir haşereye değil, artık yük olmaya başladığı ailesi için "fuzuli bir nesneye" dönüşmüştü. Sevgi, bir maaş bordrosuna sığacak kadar sığdı; fayda bittiğinde, insanlık da bitmişti. Gregor, o karanlık odada kendi tozunun içinde kaybolurken, dışarıda güneşli bir bahar sabahı ailesinin yeni plânlarını selamlıyordu.
Sustu çarklar, durdu saat, bitti bu eski oyun,
Kabuğun içinde hapsolmuş, büküldü o yorgun boyun.
Maaş getirdiğin gün evlattın, sustuğun gün haşere,
Sevgi dediğin kurban edilmiş, üç beş kuruşluk değere.
Sırtındaki elma çürürken, ruhun sessizce çekildi,
Kapıların ardına korku, pencerelere hüzün ekildi.
Güneş doğar şimdi odaya, biter bu bitmez sancı,
Kendi evinde mülteci, kendi canına yabancı.