Toprakları titreten, kralların uykularını bölen, mazluma umut, zalime korku olan o ses; Yeniçerilerin "Ya Allah!" nidasıyla semaya yükselen, köslerin vuruşuyla arzı sarsan mehterin ta kendisiydi. O ritim, sadece bir müzik değil; Türk milletinin genetik kodlarına işlenmiş, asırlar ötesinden süzülüp gelen bir kahramanlık destanıydı.
Bugün, ilk notasını duyduğumuzda her Türk evladının omuzlarını dikleştiren, bakışlarını çelikleştiren, damarlarındaki kanı şahlandıran o efsanevi ezginin; "Ceddin Deden" marşının izini süreceğiz. Ama hazırlıklı olun; çünkü bu notaların ardında sadece bir beste değil, bir cihan imparatorluğunun tüm görkemiyle, küllerinden yeniden ayağa kalkış hikayesi gizli. Bu, bitti denilen yerde başlayan, sustu denilen yerde haykıran bir milletin hikayesidir.
Bu ordu için "imkansız" sadece aşılması gereken bir eşikti. Tarih, bu ordunun "asla yapılamaz" denileni nasıl birer çocuk oyuncağına çevirdiğinin şahididir.
Önce İstanbul’u düşünün. Tam 28 kez kuşatılmış, "fethedilemez" denilen, devasa surları ve denize gerilen zincirleriyle bir kenti... Ama 1453’te, 21 yaşındaki bir padişahın iradesiyle gemiler karadan yürüdüğünde, sadece bir şehir değil, koca bir çağ teslim alınıyordu.
Sonra Çirmen’e gidelim. Yıl 1371... Meriç Nehri kıyısında sadece 800 Türk akıncısı, karşılarında ise Sırp krallarının topladığı 70.000 kişilik devasa bir Haçlı ordusu vardı. Sayıca 90 kat üstün olan düşman, tek bir gece baskınıyla, o meşhur nida ile darmadağın edildi. Meriç o gece, kaçan askerlerin ağırlığıyla kana boyandı; azın çoğa, imanın çeliğe galebe çaldığı bu zafer, Balkanlar’ın kapısını sonsuza dek mühürledi.
Durmadılar. Yavuz Sultan Selim, Sina Çölü’nü geçerken doğa kanunlarını hiçe saydı. Gündüz 50 derece sıcaklıkta, gece dondurucu ayazda, kum fırtınalarının ortasında ordusunu 13 günde Mısır’a soktu. Napolyon’un ordusunun eridiği, Büyük İskender’in zorlandığı o çöl, Türk ordusu için sadece bir yoldu.
Ve denizler... Preveze’de Barbaros Hayreddin Paşa’nın 122 kadırgası, Haçlı ittifakının 600’den fazla gemisini Akdeniz’in derinliklerine gömdüğünde, dünya artık bir gerçeği biliyordu: Bu orduyu durduracak bir beşeri güç yoktu.
Orduların, pek çok zaman
Vermiştiler dünyaya şan
Fakat zaman acımasızdı. O yenilmez zırh, asırlar geçtikçe içten içe paslanmaya başladı. Güneş her zaman zirvede kalmazdı ve Osmanlı için akşam karanlığı çökmeye başlıyordu. 19. yüzyılın sonu, imparatorluk için bir "acılar atlası" gibiydi.
93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Rus Harbi, bu çöküşün ilk büyük kırılmasıydı. Rus orduları İstanbul’un eşiğine, Yeşilköy’e kadar dayanmıştı. Kars, Ardahan, Batum elden çıkıyor; asırlardır Türk yurdu olan topraklardan Anadolu’ya hüzün dolu bir göç dalgası başlıyordu. Hemen ardından Trablusgarp düştü. Kuzey Afrika’daki son kale, modern İtalyan uçaklarının altında bir başınaydı.
Ama asıl yıkım, Balkan Savaşları ile geldi. 1912 ve 1913 yılları, tarihimizin en kara sayfalarıdır. Beş yüz yıllık ata yadigarı Rumeli toprakları, Selanik, Manastır, Üsküp... Sadece haftalar içinde, ordunun içine sızan siyaset ve hazırlıksızlık yüzünden kaybedildi. Edirne surlarında yankılanan o eski mehter sesi susmuş, yerini muhacir kafilelerinin, yetim çocukların ve çaresiz annelerin feryatlarına bırakmıştı.
Ordunun morali bitmiş, milletin kendine olan güveni sarsılmıştı. Herkes "Hasta Adam"ın ölüm ilanını bekliyordu. Düvel-i Muazzama; İngilizler, Fransızlar ve Ruslar, bu devin mirasını nasıl pay edeceklerinin planlarını yapıyordu.
Türk milleti, Türk milleti
Aşk ile sev milliyeti
Kahret vatan düşmanını
Çeksin o mel'un zilleti
Lakin bir şeyi hesaba katmamışlardı. Toprak kaybedilir, sınırlar daralır, kaleler düşerdi; ama bir milletin genetik kodlarına işlenmiş o "imkansızı başarma" iradesi, bedenden ayrılan bir ruh değil, toprağın altında bekleyen bir tohumdu.
Çirmen’de 800 kişiyle dünyayı sarsan o inanç ölmemişti; sadece bir kış uykusuna yatmıştı. İmparatorluğun en yalnız, en karanlık günlerinde, o tohum yeniden çatlamaya başladı. 1. Dünya Savaşı başladığında, Osmanlı belki fiziksel olarak tükenmişti ama manevi olarak bir patlamanın eşiğindeydi.
Çanakkale’de Seyit Onbaşı’nın sırtındaki o dev mermi, aslında 500 yıllık bir hıncın ve onurun ağırlığıydı.
Teşekkürler
Video: Volkan Yılmaz: https://www.pexels.com/tr-tr/video/sa...
Video: cnrdmroglu: https://www.pexels.com/tr-tr/video/sa...
Video: emirkhan bal: https://www.pexels.com/tr-tr/video/ya...
Müzikler
• CVRTOON - Ceddin Deden
• Ceddin Deden- CVRTOON || Slowed - Reverb
/ ahmetalhasengun
/ notalarin.izinde
/ ahmettalhasengun2